Bu sayının kekeleri:
ADA PANCAR-AHMET AKTAŞ-CEM KURTULUŞ-EFE MURAD-
DONAT BAYER-JİYAN AKAR-SİNAN ÖZDEMİR-
MEHMET DAVUT ÖZDAL-ZEHRA ERKOÇ

mehmetdavutozdal: Soru şu: İlk şiirinizi hatırlıyor musunuz, neden böyle bir şey yaptığınızı. O anı?

Ahmet Aktaş: Hazır hazırken cevap yazayım buna: Şöyle idi yanlış hatırlamıyorsam, daha doğrusu bir ilk şiir hatırlıyorum ama ondan önce şiir yazdım mı hatırlamadığımdan, yani belki de ilk şiir değil bu ama hatırladığım ilk şiir. Neyse fazla tatava yapmayayım. Abim liseyi okumak için şehir dışına gitmişti. Ablamı zaten sevmiyordum, cırtlağın tekiydi bana da az bağırmamıştı televizyonun sesini çok açıyorum diye o üni. sınavına hazırlanırken. Neyse işte bu ortamda abim evden ayrıldı, ben evde tekim. Tekim dediğim annem var, babam, bir de babaannem. Babaannemle biz altlı üstlü yatardık ranzada. Rahmetli pek horlardı maalesef. sinirlerimi bozardı. Bir de odanın halısından kaynaklı( eski bir halıydı ondan olsa gerek, yıkandıktan sonra birkaç ay pis pis kokardı odada) oda pek bir pis kokardı yine maalesef. Neyse abim gitmiş, tekim, babaannemleyim odada, geceleri nedense ağlıyordum mk abimi çok özlediğim için. Aslında abimle çok yakın falan da değildik, şimdi anlamadığım ve bana tuhaf gelen o. Yani o kendi aleminde, ben kendi alemimdeydim aslıda ama demek ki öyle de değilmiş. Neyse abim gittikten sonra ben geceleri o horlamaların arasında yeşil kaplı kareli bir deftere -- teyzem vermişti, dini fazla bütün ve çocuklara çok anaç ve sevgi dolu yaklaşan teyzem vermişti bana--rap şarkıları yazmaya çalışırdım. O dönemler --3 ya da 4. sınıfa gidiyor olsam gerek-- kimi dinliyordum da rap yazmaya çalıştım, herhalde sagopa'dır. Dize dize yazmıştım kaç gece, ses merkezdeydi o şiirlerde, bir de duygunun ifade edilmesi. Herhalde bu Ahmet Haşim tarzı şiir beni üniversite yıllarına kadar gidip gelip ziyaret etti. İşte bu şekilde.
Niye öyle bir şey yaptım sorusu çok güzel bir soru bence biraz bir düşüneyim. Baya iyi soru cidden, ne alaka yani neden gidip şarkı markı yazıyorsun yani, bir düşüneyim yazacağım onu da

mehmetdavutozdal: Kaç yılları bu?

Ahmet Aktaş: 2006-2007 olsa gerek

mehmetdavutozdal: Ceza ilk popüler olduğu zamanlar ben de yazmıştım öyle şeyler. 2003 falan herhalde. ceza fena patlamıştı. Sonra sagopa'yı keşfettim onun gibi de yazdım.

Ahmet Aktaş: Sagopa iyiydi,, biraz da böyle muhafazakarlara hitap eden bir tarafı olduğundan  sanırım Bayburt'a cezadan çok daha önce girmişti,, ceza daha geç geldi bizim oralara ya da ben duymamıştım hangisiyse artık

mehmetdavutozdal: Önce ceza popüler oldu aslında ama senin dediğin yıllarda Sagopa aldı götürdü, bütün Türkiye'de öyleydi. Tabii bir ara aşırı dindarlaştı, aslında saçma açıklamalar da yapıyordu o zamanlar ama ben hep sevdim sagoyu. Bir de ceza Sagopa kavgası vardı o mevzuyu da sago kazandı diyebiliriz sanırım.

Zehra Erkoç: Ben de hatırlıyorum bunu ya, geç gördüm biraz ama. 6. Sınıfta Türkçe öğretmeni ödev vermişti. Şiir defteri hazırlama. Proje ödevi bir de ben aşırı ciddiye almıştım. Günlerce sadece bir sürü şiir okumuştum internetten hangi şiirleri seçeceğim diye. Önüme gelene fav şiirini filan soruyordum. Sonra muhabbet baya sardı. İlk şiirimi de o defter için yazmıştım. Yani hatırladığım o. duruyor hala defter de

Jiyan Akar: Uzun süre hiç bir şey olmayan, adını koymadığım şeyler yazdım aslında lisenin son zamanlarından beri. Sonra öyküler yazmaya başladım. Aklıma geldiği gibi yazdığım notlarım da vardı. Aklıma geldiği gibi derken rasyonel olmayan, kurguyla ilgili dertleri olmayan şeyler. Bir ara görece kısa, bir paragraf kadar şeyler deniyordum. Ahmet'e (Aktaş) okutmuştum. O da olum bunlar şiir işte dedi. O zamanlar halihazırda şiir yazıyordu Ahmet. Bölüp alt alta koysan tamamdır dedi. Ben de bölüp alt alta koydum, hoşuma gitti :D Şiirin ismi de Tekrar Tekrar'dı. Yani belki de epeydir şiir yazıyordum ama adı şiir değildi.
O günden bugüne yazdıklarıma bakınca aslında alt alta koymamaya uğraşıyorum biraz :D Ama mecbur koyuyor insan
Şiirin alt alta koymakla çok güçlü bir bağı var sanırım kakfksk

**********************

mehmetdavutozdal: Yayınlanmış ilk şiirinizi anlatır mısınız rica etsem, ne zaman nerede(hangi dergide) yayınlanınca hissedilen duygu vs?:)

Ada Pancar: Benim Japonya'da yayımlanmıştı. (Lise sonda çıkardığım 3 sayılık fanzinleri saymazsak) Sevindim tabii, ama ben Kitaplık'a vb. dergilere o kadar çok şiir gönderip o kadar çok reddedilmiştim ki, üstümde bu başarısızlıkların getirdiği burukluk vardı. Sevincim de biraz güdük kaldı. Onun dışında bir üst-kurgu sevinci vardı ben de. Yani her şairin yaşadığı ilk şiir sevincini yaşamanın zevki vardı. Bu sevinci dolaysız olarak yaşamak değil de "şair-olma" bağlamında, "şair-miş-gibi-yapma" bağlamında "sevinç" rolümü iyi oynayıp başarılı bir şekilde sevinmenin verdiği "aktör-zevki" vardı daha çok üstümde.
Çünkü şairlik birçok şey gibi o kadar çok mitleştirildi ki, oyun halini aldı. En iyi "şair-miş" gibi yapanlar belki de gerçekten en iyi şairler olacak.
Örneğin ilk şiirini belli bir yaşta yazma, yayımlama zorunluluğu, hayata karşı belirli şair tavırları alma zorunluluğu, belirli şairleri okumuş olma zorunluluğu vs. Bunların dışına çıksak da bir yönümüzle bağlı da kalmak istiyoruz. Çünkü edebiyat tarihindeki diğer şairlere bir eklemlenme arzusu da var.
İlk şiir benim için böyle sembolik bir şeydi. İçten içe de çok büyük bir anlamı yoktu.

mehmetdavutozdal: Dediğini çok iyi anlıyorum. Aklıma bir şey geldi mesela bunla ilgili, mahfil çıkarken beni onun bir toplantısına çağırmışlardı. Toplantı dediğim bir çay bahçesinde oturup çay kahve içilip havadan sudan konuşuldu öyle. Bir sürü kişi gelip gitti. Hepsi de şair. Beni de tanıştırıyorlar falan bu da işte şöyle böyle falan herkes ilgi gösteriyor falan ama benim o zaman yayınlanmış bir şiirim yoktu mesela. Yaşım 22ydi ve kendimi yaşlı hissediyordum. Orda bir kendimi ezik hissetmiştim mesela. Allah'tan o toplantıdan bir iki ay sonra bir şiirim yayınlandı da rahatladım. :)

İşin ilginci şiirimin yayınlanması aşırı bir sevinç de doğurmadı senin dediğin gibi. İlk başta belki ama sonra vay işte benim şiirim yayınlandı gibi bir şey olmuyor. :)

Ada Pancar: Ben de kendimi biraz geç kalmış hissediyordum. Artık hissetmiyorum.

mehmetdavutozdal: Bir kaç ay evvel Instagram'da bir soru cevap yapmıştım. Orada şiire başlama yaşı kaç olmalı gibi bir soru gelmişti, ben de bir cevap vermiştim, birisi -zannediyorum söylediğim yaş aralığından büyüktü- alınganlık gösterip bana sert çıkmıştı sonra ben de ona sert çıktım falan hahah

Ada Pancar: Ben de bir cevap vereyim o zaman, 35'e kadar şans veriyorum. Bonkörüm ben bu standartlar konusunda :D

Sinan Özdemir: Yayımlanan ilk şiirim bu (ünlem sanat dergisi) dergideydi :)
İzmir dergisi

Tabi o dönem (2000ler) hala mektupla şiir gönderilen dönem. Şiir yazmanın profesyonel bir iş olduğunu fark edince dergi okumaya şairleri tanımaya başlamıştım. Aklımda kalan dergiler varlık, ünlem, adam sanat ve kitaplık, o dönemden. Hatta bizim efe'yi (Murad) adam sanattan okuyordum ilk. Aslına bakarsanız ünlem bu dergilerle anılacak bir dergi değildi, ama gazete bayisinde satılan dergilerin en ucuzu oydu, ben de en çok onu alıyordum. 3 milyon mu neydi o zaman, 6 sıfırlı :)
Neyse, ünlem'in arkadaşça bölümü vardı, genç şairler için, oraya birkaç kez şiir yolladım, sonunda iki kısa şiirim yayımlandı
O kadar çok sevinmiştim ki eve kadar koştuğumu hatırlıyorum
Nefesim kesilene kadar koştum

Sizin kadar serinkanlı değildim demek :)
Tabi zamanla şiirini dergide görmek depar attırmıyor
Yine de heyecanlanırım

mehmetdavutozdal: Hangi yıl Sinan?

Sinan Özdemir: 2004

mehmetdavutozdal: Serinkanlılık değil aslında bir süre sonra sıradan bir şey gibi geliyor. Yani senin gibi bir sürü insan var, o kadar abartacak bir şey duygusu. Yoksa ben de senin kadar sevinmişimdir belki hatırlamıyorum da.

Sinan Özdemir: Tabi zamanla şiir yayımlama ilk sıralardaki yerini kaybediyor

mehmetdavutozdal: Onu devam ettirebilmek önemli hale geliyor sanırım. Tamam bir tane yazdın devam edebilecek misin, kendine has bir şey koyabilecek misin ortaya vs. Esas zor olan o aslında. Zilyon tane şair var şimdi.   sen onlardan farklı ne yapıyorsun?

Sinan Özdemir: Yani şu var, önceden dergiler bir nevi okul diploma görevi niteliği taşıyordu, heyecan biraz bundan, devam ettirmek dediğin şey de sanki o dönemde önemliydi, bugün şiir yayımlamak, hatta kitap yayınlamak çok daha kolay

mehmetdavutozdal: Doğru. Yayınlamak kolay ama şair olmak hala zor :)

mehmetdavutozdal: Allah'ın elizabetinde şiir yayınlamak var, da baddest'ta yayınlamak var bir de. Şiir yayınlamak kolay. Götün yiyorsa bana gönder şiirini, geçebiliyorsan olur senden bir şey yoksa da bizi meşgul etme yani hahah.

Sinan Özdemir: Doğru 

mehmetdavutozdal: Ben şeye çok uyuz olurdum mesela.  Adama şiir gönderirsin. Çok fazla dergi maceram da yok gerçi ama olmuş demek ki biraz. Şiir gönderirsin bekle Allah bekle.  hayvan herif bari reddettiğini söyle. Böyle mal gibi bir cevap beklersin. Ömer şişman geçenlerde onlara yıllar önce gönderdiğim bir mektubumu bulmuştu. Utanç verici bir mektuptu, hahah. Orada şöyle bir şey yazmışım: bakın ben sinirli bir adamım, cevapsız bırakmayın beni yoksa bozuşuruz. Hahah, çünkü çok uyuz olurdum böyle şeylere. Ondan olsa gerek ben buna çok dikkat ediyorum mesela. Genelde çok hızlı cevap veririm. Fazla bekletmem kimseyi. Yahu bu atla deve değil ki, bir şiiri yayımlamaya değer bulup bulmadığım ilk okumamda belli olur genelde. Bazen tam emin olmadıklarımı bekletirim biraz, o da çok fazla değil. Bir keresinde bir hanımla tanıştık. Ben de Şiir yazıyorum dedi. Bakiyim dedim, hemen telefondan gösterdi, bunlardan bir şey olmaz dedim hızlıca. İyi de şiirin hepsini okumadın ki diyor. Yahu okuduğum kadarı yetti işte anlamam için hahah  Şiirimin sonraki kısımları daha iyiydi ama dedi. Yahu bana ne ki bundan, baştan böyle berbat başlayan bir şiir sonra iyi olsa ne olur hahahah. Şiir dediğin iyiyse baştan sona iyidir. Bir de ben biraz mükemmeliyetçiyim o yüzden bugüne kadar bir yerde şiir yayınlamadım diyor. Haddimi bilirim dese neyse mükemmeliyetçiyim diyor hahahah.

Ada Pancar: Benim başıma daha iğrenç bir şey geldi. Kitaplık'a yolladım. Gelen cevap  şöyleydi: Şiirlerin dikkate değer. Göndermeye devam et. 2 sene boyunca gönderdim, yayımlamadılar.
Çok küfür ettim bunu yazan adama
M.Y.
diye bir şiirdenanlamaz

Sinan Özdemir: Murat yalçın

Ada Pancar: Ben isim vermeyeyim dedim, neyse :D

mehmetdavutozdal: Ver ver boşver. Sıkıntısı olan varsa beni bulsun

Ada Pancar: Mehmet, sen bu Varlık, Kitaplık gibi eski, büyük dergilerde yayımladın mı hiç? Ya da bunlara gönderdin mi?

mehmetdavutozdal: Hiç vermedim. Varlık'ı hayatımda elime almış değilim belki de. Kitaplık'a da hiç göndermedim. O zamanlar da pek önemsemezdim bu dergiyi. Şimdi zaten göndersem o kadar takoz vs demişim beni kürekle kovalarlar. Benim önem verdiğim iki dergi vardı o zaman. Heves ve fayrap. Bu ikisinde yazdım. Heveste ilk şiirim çıktığı zaman hakana da şiir göndermiştim. Onlar da yayınlanacaktı ama hevesteki şiirimi görünce dellenip biraz velvele yapmıştı, beni yasaklı listesine aldığını falan ilan etmişti o zaman, bunları sonradan öğrendim. Böyle uyuz bir tipti ama sonra biraz barışmış olacağız ki orada da yayınlandı bir kaç şiirim. Toplasan ben çok az dergide yazdım zaten. (saydım  12 senede 10 dergide yazmışım,3ünü kendim çıkardım zaten hahah)

Ada Pancar: Ancak üç vakte kadar(üç yıl mı, üç onyıl mı bilemem) Varlık dergisi de senin edebiyatta bir yerin olduğunu kabul edecek

mehmetdavutozdal: ettiğim laflardan, gösterdiğim tavırdan beni doğrayıp külbastımı yapmasınlar da. Benim yahnim daha iyi olur çünkü..

CEM KURTULUŞ:Yazdığım ilk şiirlerden olan Kumru, Adil İzci vasıtasıyla tanıştığım Kadir Aydemir'in çıkardığı Başka adlı katlamalı bir fanzinde yayımlanmıştı. (Şiirin kendisinin dijitali dahi elimde yok. Fanzinin bir kopyası, kız kardeşimin oradan oraya sürüklediği, şimdilik küçük tuvaletinde üst üste dizili duran ve ABD öncesi hayatımın gelişi güzel parsellenmiş olduğu on üç kolinin birinde olması lazım.) Şiir, çocukluğumu geçirdiğim binanın önündeki mor erik ağaçlarına değil de odamın sürekli aralık bıraktığım camına yuva yapan bir çift kumru hakkındaydı. Panjuru sürekli bir karıştan dahi aşağıda tutar, mum yakıp Dead Can Dance dinler ve kitap okurdum. Sonra bir
gün okuldan döndüğümde, aralık pencerenin içeride kalan pervazında çalılardan örülmüş bir yuvada yumurtalarının üzerine tünemiş yeni oda arkadaşım kumruyla tanıştım. Bir anda tüm varlığım anlam kazanmış, karanlığa ve ateşe olan tutkum geleceğe gebe bir kumrunun can yoldaşı haline gelmişti. Yanlış hatırlamıyorsam, şiirdeki mor erik ağaçlarının gölgesi kumru çiftinin bu hamlesinden ötürü kalbime uzanıyordu. Şiirimin Adil İzci ve Kadir Aydemir gibi iki ünlü şairden takdir görmüş ve bir dergide çıkmış olmasına sevinirken, şiiri yayımladığım hafta bir
şafak vakti, çığlık dolu bir kargaşaya uyandım; karganın teki kumruları çoktan kaçırmış, yuvadaki üç yumurtayı da delik deşik etmekteydi. Sanıyorum ilk defa o sabah şiirle tanıştım.

EFE MURAD: biraz eskilere gittim, zihnimde canlandırmaya çalıştım, sanırım olaylar şöyle gerçekleşti:

Lisedeki ilk senem, yıl 2002, aylardan Mayıs ve hazırlık sınıfı. Kütüphanede Adam Sanat, Kitap-lık ve Varlık gibi dergilerin sayılarını takip ediyorum. küçük İskender'le yazışmalarımdan Allen Ginsberg, Jack Kerouac, Lawrence Ferlinghetti gibi Beat şair-yazarlarının isimlerini yeni öğrenmişim, lise kütüphanesinden kitaplarını bulup okuyorum ve genellikle İngilizceden. Şiirler kafamda bölük pörçük, dizeleri yarı anlıyor gibiyim, metinlerin anlamlarını çıkarabilmek için çevirmeye kasıyorum, ilk şiirlerimi de bu dönem yazmaktayım... 

Hazırlığın son haftaları, okul o gün erken bitmiş, sınıftan arkadaşım Buğra'yla Taksim'e çıkıyoruz. Okuldan alelacele aldığım şiir çıktılarını Küçükparmakkapı Sokaktaki Adam Yayınlarına elden teslim etmeye karar veriyorum, Buğra da bana destek olmak için yanımda geliyor. 

Adam binasının üst katlarında bir odaya çıkarıyorlar bizi, içeride Turgay Fişekçi var, şiirlerini dergilerden takip ettiğim Didem Madak'tan yeni bir mektup gelmiş, Turgay Fişekçi, Didem Madak'ın şiirlerini okuyor, sonra okumam için bana uzatıyor. Sonra beni daha yakından tanımak için birkaç soru soruyor, şiirlerimi çıkarıp veriyorum, tabii ki çok heyecanlıyım. Hatta bu irticalen gelişen şiir teslim işini o gün Buğra'yla Adam'ın kafesinde bir sigarayla taçlandırıyoruz. İlk sigaram.

Turgay Bey o gün verdiğim şiirleri basmıyor. Telefonda daha çok şiir yazmamı, şiirler üzerinde daha titiz çalışmamı ve bittiklerini düşündüğümde onları Adam Sanat'la paylaşmamı istiyor. Yaklaşık bir buçuk sene kadar debeleniyorum, bu süre zarfında hem Adam'a hem de diğer dergilere devamlı şiir yolluyorum. Sonunda ilk şiirim ".Çocuk ve Zambak." Adam Sanat'ın Ocak 2004 sayısında yayımlanıyor.

Hissedilen duygu: Tabii ki şiirin yayımlandığını görünce içim içime sığmıyor. Gördüğüm herkese okutmak istiyorum. Hayal meyal hatırlıyorum, acaba nasıl bir şiirdi? Zambak hangi okuduğum kitaptan ilhamla gelmişti? "Çocuk ve Allah" şiirinin bir etkisi var mıydı acaba?

 

.ÇOCUK VE ZAMBAK.

i.
çocukların cinsel tavırlar takınmaya başladığı günlerde
bir bakire orman aradık hep beraber. büyüklerdi, ilk 
ormana girenler; çıplak ağaçların kabuklarını tekrardan
ama tekrardan soydular. kabukları biriktiren gene çocuklardı.

çıplak ağaçlar, tüm ırmakları giyindiler. gözleri senden
benden yeşildi. ama tüm beyefendiler ve hanımefendiler
yeğlediler; ağaçlarını kesmeyi, bakireliğini katlamaktansa. 

kestikçe döl damlıyordu gökten, yerdeki upuzun ot korosuna
soyundukça güzelleşiyordu doğa; tüm o çocukların senden benden
yeşil benizli gözlerinde. (soyundukça, ermişlerin yeşerirmiş gözleri.)

bir bakire orman aradık, gene hep beraber. bir evvelkinin ırmakları
kanlanmış; çocukların mataralarında havadan akan is ve çamur. 
yol uzundu dostlar. gene çabuk yorulanlar, büyük beyler ve
hanımefendiler; unutmuşlar mataralarını, lıkır lıkır çocukların içmişler.
 
(yıllar, geçmiş büyük soyunmadan. bu sefer bakirlik birikmiş ormanda.
bakireliği unutmuşlar ve "bakirlik kaybedildikten sonra hatırlanır ama
ki bakirelik doğmadan öğrenilir" demişler. ben ise, "bakirelik, bakirlik için
birikirmiş", dedim ve sonra sırıtarak kayboldum o yeni bakir ormanımızda.) 

ii.
nice rüyaların kasvetini tutan o bakire ormanlardan,
upince ama tersten solmuş, bir zambak kalmış geriye.
ipuzun bir çocuk—matarasındaki tohumu o bitirmiş—
eğilmiş, tersten bakar gözleri; (çünkü tersi ancak tersi görürmüş.)

onca devrilmiş, yıkılmış bina arasından (binalar, bakire ormanlardaki
bakir ağaçlar.) kalakalmış bir zambak; niye kökleri binaların
çıkmalarına dikilmiş? tüm büyüklerimiz, parmaklarını beyinlerinden
büküp, koparmaya çalışmışlar, tüm o boşluğu dolduran zambağı. 

ona bir zarar geleceğinden korkan çocuk, bilir ki onu düz koparmak
sözcükleri numaralandırmaya benzer. ve soyunur tül tül düşerek;
nice ırmaklara kurulanır, güzelliğini bir bira şişesinde biriktirir. ama
sonra döndürür şeklini terse—biçimini tutarak düz— ve yumar gözlerini.

iii.
ters duran zambağa bir düz üfledim;
dağıldı içindeki çocuklar tüm yapraklarıyla.

iv.
çocukların gözleri o akşam senden benden yeşildi sanki. "binalar,
ters dönmüş insan heykelleridir aslında.", dedi adam ama duymadı
onu kimse. tanrı'nın heykelini yapmaya uğraştı heykeltraş, o gece.
ama bilemezdi ki tüm insanlığın ölümüyle, birleşecekti ayrı kalan
o tüm parçalar. tüm bedenin belirlenmişliği olacaktı belirsiz heykeli.

(onca sıkıntılı anlardan hemen sonra, içine çekti sigarasını
heykeltraş adam. ama fazla çekmişti ki kaçtı sigarası içine.)

v.
dışımla içim farklı katmanlarsa; neden etkiliyor dışımdaki sigara içimi?
belirgin olgunun, binasız bir düzleme taşınmasıydı sızmış bakire toprak;
nedense kopan ağaçlardaki bakirlik; yığılmış zambaktan uzaklaşırcasına.
tuttum, bir cigara ama o "ben sigarayı daha çok tercih ederim.", dedi.

dışından sevdi, çocuk; tersten üflemeden evvel. ama içi gitmiş, nasıl gittiyse.

vi.
çocuk üfledi beni.
sonra, içim dışıma
mı ne aşık olmuş.

vii.
tüm aşklarımın geçtiğini anlayınca bu çocuk yaşımda. gözleri sımsıkı
kapalı bir çocuk parçası çarptı ayağıma; çivisi çıkmış gözlerinden sanki
ipek ipek yağıyordu yağmur. (upince ki bir ip gibi bitmecesine / ırmaklar da

dayanamamış tırmanmış ıslıklığıyla) o bulduğum çocuk parçasını sonra mı
ne yaptım? meğersem ben gözlerimi açtığımda; kendiliğinden çakılmış
gözündeki çivileri eski bakire ormanın bakir binalarındaki ters zambağa. 

viii.
ondan sonra ilk kez kapalı gözleriyle
nedensizce ağlamış çocuk.

**************

MEHMET DAVUT ÖZDAL: Kitabının adı neden 2.bölüm?
ADA PANCAR 2.Bölüm isminin şiir maceramda ortaya çıkma sebebi oldukça somut bir ihtiyaca dayanıyor; ilk dönem şiirlerimi ikinci dönem şiirlerimden ayırmak. 20 yaşına geldiğimde şiir anlayışım 17-18 yaşlarında, yani şiire başladığım dönemlerde olduğundan çok daha farklı bir hal almaya başladı. İmgeci ve kelimeye dayanan bir şiirden, daha dışavurumcu, cümleye dayanan ve doğal söyleyiş imkânları dâhilinde bir özne tarafından üretilmesi daha olası olan ifadelerin oluşturduğu bir şiire doğru evrildi. Bu evrimi tetikleyen içsel ve dışsal sebepler vardı. Bu sebepleri detaylıca açıklamak, yani "kendini kusmaya çalışarak, öğürerek yapay kendilikler (özneler) yaratma" veya "kendi kendini kendin olmaya çok zorlayarak bir yapaylık ve ironi alanına çıkma" yöntemlerine tam olarak nasıl vardığımı hakkını vererek tasvir etmek, bu yazının amacı ve kapsamı için fazla meşakkatli ve uzun olabilir. Ancak yine de, kitabın isminin nerden geldiğinin anlaşılması için, kısa bir özet geçmem gerekiyor. Sürecin ilk sıçramasının dışsal tetikleyenleri arasında 160.Kilometre Yayınları'ndaki muhtelif şairleri ve özellikle Ahmet Güntan'ın Parçalı Ham'ını keşfetmemin önemli bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Bu kişilerin şiirlerinin ve mevzubahis manifestonun, sıkışık bir imgecilikten zaten bıkmış ve kurtulmak için ilk adımları atmış olan 20 yaşındaki 'şair-ben'e bu zeminsiz şiire son tekmeyi vurmak için ilham ve cesaret vermiş olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bu kırılma, kitabın bölümlenmesi sürecinde 1.Bölüm'den 2.Bölüm'e geçişe karşılık geliyor. Ancak gerçekleştirdiğim radikal poetik tavır değişikliğinden sonra başka zeminsizliklerle karşılaştım. Şiirin estetik zeminsizliğinden öznenin, kendiliğin veya "lirik-ben"in zeminsizliğine kaymış oldum. Buradan da "çoköznelilik" çözümüne ulaştım ve aslında her bir özenin kendi zeminini yaratmasında bir sakınca olmadığı, şiirlerdeki tavırların birbiri ile,  genel ahlak ile, hatta benim kendi kişiliğim ile tutarlı olması gerekmediği sonucuna –çeşitli okumalar, düşünmeler ve denemelerle- vardım. Bu çoköznelilik kırılması ise 2.Bölüm'den 2.1'e ve devam eden diğer bölümlere geçmeye karşılık geliyor. Burada kastettiğim özne kavramı, kesinlikle şairin sahip olduğu kişilik değil. Şair kendini bir özne üretme makinesi olarak şiirin ve bazı değerlerin hizmetine sunar ve cümle üretme sürecinde özne ile özdeşleşse bile, şiir bittikten sonra yazdıklarını unutur ve bunların sorumluluğunu almaz. Böylelikle önümüze kaotik, inandırıcı ve çoktavırlı şiir yığınları çıkar. Bazen öznelerin ortak, belirli bir çizgisi olsa da, bu çizgi sağlıklı bir kendilik bilincinin dışında seyreder. Yani sağlıklı bir orta-sınıf burjuva bilincini ve onun ahlakının merkezde olma iddiasını taşımamaktadır. Ele alınan problemler ve dertler ruhsal sağlığı yerinde, sosyoekonomik olarak ortalamanın üstünde, ahlaklı ve örnek bir kişinin dertleri değildir. (Belki de derin bir ironide tam da böyle birinin dertleridir ama böyle olup olmadığı da –Post-ironinin bir gereği olarak - şiirimin sırrı olarak kalsın) Dolayısı ile "politik", tutarlı, kendini buyuran, yani iktidara aday bir şair-özne sunmaz okuyucuya. Çünkü biliyoruz ki, ancak kendini bir çevrede merkeze alan ve tutarlı-bütüncül yapılar iktidara aday olabilir. Kendini merkeze alamayan, dağınık bu tip bir "öznelerarası" şiirin işlevi ise olsa olsa toplumun çeşitli kesimlerinin bilinç dışında biçimlenme ihtimali olan öznecikleri dışavurmak olabilir.
İsimin bulunma meselesini daha kısa bir şekilde özetleyecek olursak ortaya şöyle bir süreç çıkıyor: 17-18 yaşlarında şiir yazmaya başladım. 20-21 yaşlarında poetik tavrımda radikal bir değişiklik meydana geldi ve bir gün bilgisayar başında otururken bundan sonra yazacağım şiirleri eskilerinden ayırmak istedim ve başlık olarak 2.Bölüm yazdım. Çünkü şiir serüvenimin 2. Bölümü idi. Daha sonra 1.Bölüm'ün kitapta olmamasının daha yerinde olacağını söyleyen değerli editörlerim Ahmet Güntan ve Ömer Şişman'ın bu önerilerini ben de mantıklı buldum ve 1. Bölüm'ü kitaptan çıkardım. Zaten önceden beri -kitabın içindeki 2.Bölüm bölümündeki şiirleri vurgulamak istediğim için- kitabın ismini 2.Bölüm koymayı planlamıştım ve bunun böyle kalmasına karar verdim.
2.Bölüm ismi ile ilgili başka bir önemli nokta ise kitabın içindeki –kitabın ismini vererek vurgulamak istediğim- 2.Bölüm bölümündeki şiirler. Bu bölümdeki şiirler özensizlikten çoközneliliğe geçiş alanında bulunduklarından benim için ayrı bir öneme sahipler. Uzun bir süre yazdığım en orijinal şiirlerin bunlar olduğunu düşündüm. Hala böyle düşünüp düşünmediğimden emin değilim.
Tüm bunların dışında sonradan 2. Bölüm'ün, şiir serüvenimin gidişatını ayırmasının ötesinde, hayatımı ve kişilik tarihimi de ayıran bir sembol olabileceğini düşünmeye başladım. Herkesin hayatında dönüm noktaları vardır. Yeni bir yere taşınırız, yeni bir kişi ile tanışırız, yeni ve önemli bir karar veririz, yeni bir şeyler keşfederiz, yeni bir şeyler tecrübe ederiz ve hayatımızın eskisi gibi olmayacağı hissiyatına, artık hayatımızda bir dönemin kapandığı ve yeni bir dönemin açıldığı hissiyatına kapılırız. Ve belki içimizden deriz ki: İşte hayatımın 2.Bölüm'ü başlıyor! Bu büyük olaylardan sonra genellikle başlayan 2.Bölüm'dür, daha sonraki büyük olaylarda da 3, 4, 5 diye devam etmez. Çünkü o anda o olayın büyüklüğü ile büyülenmişizdir ve hafızamız ondan önceki olayları paket yapıp bir koca bölüm halinde geçmişe gönderir. Dolayısı ile hayatı ikiye ayıran o anda üstümüzde etkili olan olaydır. Bu düşünceye iyice yakından baktığımızda ve onu biraz da abartılı olarak genellediğimizde, hayatımızı değiştirecek bir büyük değişikliği veya olayı sürekli beklediğimizden ve olan olayları bu yöne yorduğumuzdan belki de bilincine vardığımız her anın, hayatımızın 2.Bölüm'üne geçiş anı olduğunu/olabileceğini görürüz.