AHMET GÜNTAN

» daha önce mümkün sandığım bir şey, her gün biraz daha "ben mümkün değilim" diyor. bir imge, her şeye rağmen hâlâ inat ediyor: bayağı uzun bir masa, üstünde yetişkin bir insanın ihtiyaç duyacağı bütün oyuncaklar: kitaplar, defterler, bilgisayar, kırtasiye, geçmişten ilham taşıyan anı yüklü nesneler, masa lambaları. loş bir oda.

( bana benzeyen ) bir adam hiç sıkılmadan, büyük bir çalışkanlıkla okuyor, not alıyor, yazıyor, derin anlam üretiyor. oturduğu yerden, dünyanın etrafını bir toz bulutu gibi sararak, dünyada üretilmiş bütün anlamları nihayete bağlayacak şekilde çalışıyor. odasının dışında olan biten hiçbir şey onu bu yoğunlaşmadan koparacak kadar okşayıcı değil. kendi içinde hoşnut, kendi içinde bütün, kendi içinde kendi bir adam. benziyor ama bu ben değilim, ben bu adam olamadım. başkası oldu mu onu da bilmiyorum. klaus mann'ın tarifine göre babası thomas mann böyle bir adammış. inanayım mı bilmiyorum. elbette o tuğla kalınlığında kitapları başka türlü yazamaz, ama yine de kapandığı odasında neler olup bittiğini az biraz "venedik'te ölüm" romanından anlıyoruz. ben thomas mann değilim, olmayı istedim, ama olamadım. gün ışığının çapkın çağrısı beni böldü, böldü, böldü. her okuduğumu unuttum. zaten okumanın temelinde unutmak olduğunu çok geç anladım, artık unuttuklarım için kendimi üzmüyorum. kafamda bir yerde durduklarından eminim. şimdilerde de yeni bir sakatlığım var, daha önce bir şiirde kullandığım bir nitelemeyi bakıyorum bir metinde yine kullanmışım. her şeyi denetleme ütopyası bozguna uğradı. bunun benim bozgunum değil de thomas mann olmanın imkânsızlığının getirdiği bir bozgun olması da mümkün. dünyayı gündelik hayatının dışında bırakmış güçlü yazar aslında bir 19. yüzyıl imgesi. mümkün mü?

bilmiyorum. büyük konuşmak istemiyorum. bende mümkün olmadı. o yüzden artık canım ne isterse onu okur oldum, planı programı kaldırdım. tim parks sağolsun, "ben buradan okuyorum" kitabında, bir kitabı sonuna kadar bitirme mecburiyetimin olmadığını bana öğreteli beri kitapları 25-30 sayfa sonra bir daha dönmemek üzere elimden bırakıyorum. yani tam bir bozgunun içindeyim. kendimi teselli için söylemiyorum ama bu bozgunun her yazar için bir alın yazısı olduğunu düşünüyorum.

» göğsümde kızgın bir eşek anırıyor, devamlı. yüzüme baksan sevgi delisi bir köpek var yüzümde. canım, çok tatlısın sen... ama eşeği duymuyorsun bence. eşeğin sesi duyulsun diye 15 yaşından beri yazıyorum.

» şiiri 10'ar yıllık dilimlere ayırmak alışkanlık oldu, ben de kullanıyorum, elbette bir kolaylık sağlıyor. ama yeni bir 10 yıla girmek kendiliğinden bambaşka bir şiirin geldiği anlamına gelmiyor, zorlamayla yeni şiir gelmez. 90'larda gelmedi mesela, bence 2010'larda da gelmedi. yeni şairler gelir, o başka, her özgün yeni şair yeni bir poetika demektir, buna bağlı olarak "yeni" şiirler okuruz, ama illâ yeni bir "dönem poetikası" gelmez. gelme mecburiyeti de yok. gelmemesi bir kabahat değil. her yeni 10 yılın sevdalıları oluyor. 80'ler iyiydi. 90'lar süperdi. 2000'lerde ultraydık. 2010'lar süper ultra. bir hatırlatma yapayım: 80'ler biteli 30 yıl, 90'lar biteli 20 yıl, 2000'ler biteli 10 yıl oldu. 2010'lar da 1 yıl sonra bitiyor. kendimize âşık olmayalım. devamınızı beklemeyin. sonradan gelenlerin devam ettirme mecburiyeti yok. sizin yazdığınız şiir, "hükmen" başkasının yazdığı şiiri denetleyemez. etki başka, denetleme başka. çalıştığın şirket değil bu, şiir... bir sanatın akışını külliyen sahiplenemezsiniz. startı sizden alan, sizin yazdığınızdan başlayıp gelişen devam eden bir şiir arzusu ile hayatı devam ettiremezsiniz. bu kontrol edilemez... punk'tan az sonra disko geldi. disko, rock'a punk'a tepkiydi. romantik masumiyet de ( orange juice ) punk'a tepkiydi. diskodan hemen sonra da konservatuvar müziği ( depeche mode ) geldi.

öyle ya da böyle, etkiler hep birbirine cevap veriyor. devamlılığı anlamak istiyorsak, karşıtlıklara bakmamız lazım. şiirde kanalların çokluğu her zaman iyidir.

» en sıkıcı zekâ ortalamanın biraz üstünde olan zekâdır. onların her şeye hakkı vardır. yapacak bir şey yok, her yerdeler, dünya onların dünyası. ortalamaplus ( ortalama+ ) ruhların, ortalamaya biraz basmış olmanın gururundan başka duyacağı bir şeyi olmayanların, ömrünü bu sevinçle dolduranların... ne büyük zafer: ortalama değilsin, biraz üstüsün. hayatın ödülleri artık hep sana gelsin. en güzeli de kendini dışarıdan görüp çözümleyecek zekâya sahip değilsin, ne mutlu sana... kendine dönük çözümleme biraz daha fazla zekâ ister çünkü. ortalamaplus ruhlar, sizden çok sıkıldık. "o dediğiniz şey öyle değil" diye bağırmak istiyorum. ama bağırmıyorum. sesime yazık. bağırsam da zaten duymayacaksınız. ortalamanın biraz üstü zekâ duymaz, orası şenlik mekânıdır. şenliğin sesi benim sesimi bastırır. ama o dediğiniz şeyler gerçekten öyle değil, yanılıyorsunuz. insanda biraz mantık olur. aslında sizi çok da abartmamak lazım, dünyayı size aktaramadığımız şeyler ayakta tutuyor.

» "izmirli ahmet" şiirlerimi 160. kilometre'ye teslim ettim. manzumeyi küçümseyen şairler hep merkezde uzlaşmış şairler oluyor. hep onlar suçlarlar, "bırak o manzumeciyi" diye. neyi neden küçümsüyorsun? manzumenin bin yıllarca büyük bir görevi olmuş. senin bir parçan o. tanzim ediyor, hatırlanabilir hale sokuyor, taşıyor... keats'i manzumeci diye küçümseyebilir misin? "la belle dame sans merci" ne kadar güzel bir şiirdir. âkif'i, nâzım hikmet'i? "han duvarları şiir değil" denebilir mi? manzume yazmak hep düşündüğüm bir şeydi. her zaman çekici geldi bana. richard feynman'ın bir kitabını manzum olarak tekrar yazmayı bile düşünmüştüm. sonra drülütt.'ün ilk bölümünü manzum olarak yazdım.

manzumenin bir çeşit savunmasıdır o bölüm. don kişot'taki şiirleri çevirirken de şiirde anlatının ne kadar güzel bir şey olduğuna tekrar uyanmıştım. "izmirli ahmet" için mehmet davut özdal'a teşekkür borçluyum. mehmet davut'un kendi yazdıkları, benim ona "eşlik" ( feat. ) ettiklerim, punk âşıkları beraber yazmamız, bunların hepsinin bana verdiği cesaretle manzum anlatıya daha bile isteye girdim. hitaplar yazarken, yaşlılık şiiri yazdığımı düşünüyordum. izmirli ahmet, beni gençleştirdi. teşekkürler memo.

» bir şeyi itiraf edeyim, yazma konusunda kendimi yeni yeni serbest hissediyorum. nihayet... bunca serbestleşme çabasından sonra... biz türk şairleri, genel olarak, annemizin karnından "her şey" olarak doğarız. oluşu tamamlanmış bir kral olarak... kral cihazdır, "olma"ya ihtiyacı yoktur. krallar doğuştan serbesttir, ayrıca bir mücadele vermeye gerek duymazlar. en silik duyguları en süslü edalı şekilde yazıp şiirlerine itibar kazandırırlar, büyük büyük boş boş laflar ederler, sonra giderler. gittikleri gün unutulurlar. yazar gittikten sonra geride kalıp hatırlanacak olan şey, eğer yazabilmişse ( en geniş anlamıyla ) insan hikâyeleridir. bu hikâyeler de kolayca kendini ele vermez, hemencecik dile getirilmez. çünkü bakarken de yazarken de insanı tutan zincirler vardır. biraz düşünen, o zincirlerin ne kadar yapısal olduğunu, ta doğumdan beslendiğini görür. öyle "ben yaptım oldu" ile zincir kırılmıyor maalesef. hizaların esiriyiz. kültürümüz bu. türk, etrafındaki kalabalığın kanaatine göre yaşar, ona göre yazar, alttan alır, alttan aldığı şey de maalesef kendisidir. cihaz gelinir, cihaz gidilir. sonunda bu toplumda ne yaparsam yapayım bir maykıl olduğumu anladım. bu düşünceyle barıştım. selam maykıl, artık serbestsin.

» bunu kabul et, hizayı ( doğru bir çizgi üzerinde bulunma durumunu ) tam olarak asla yok edemezsin, asla bitiremezsin. çünkü hizasız "toplum" olmaz. 2019 yılında hâlâ nâzım hikmet'in vatan haini olduğunu düşünenler var, bunu ne yapsan değiştiremezsin. toplumun hiza arayışını mücadeleyle teslim alamazsın, öyle bir günü bekleme, en iyisi kendine serbestçe teslim olmak... ama hizayı bozmanın mücadelesi de hizaya girmekten zordur vesselam. selam maykıl! dur orada, ayrılma. yoldayım, geliyorum.

»  çocukluğumdan beri alışkınım. ben konuşurken karşımdaki bir yukarı bir aşağı bir yana bakar, gözlerini kaçırır, "ne olacak bu ahmet'in hali"... doğrudan gözümün içine bakana zaten hemen âşık olurum. duygularımı anlatıyorsam eğer, karşımdaki göz etrafta dolanır.

dudağın kenarına gizlenmiş bir gülüş de gözün bu seyahatlerine eşlik eder. eğer fikirlerimi söylüyorsam zaten dudaklar itirazla büzülmüştür. duygularımı mı ifade ediyorum, fikir mi beyan ediyorum, benim bunu bilmem her zaman çok güç. karışık o iş... kabul ettim artık, ya birdenbire çok sevilirim, ya birdenbire nefret edilirim. koca koca adamların gelip birden yanağımdan öptüğünü de gördüm, fikirlerimi söylemeye daha henüz başlamışken "dediklerinin hiçbirine katılmak istemiyorum" diyeni de. "katılmıyorum" değil, "katılmak istemiyorum".

» ilhan [ berk ] bana "etrafında ne yazıldığına bakmayan şairlerdensin" demişti. o biraz romantizme olan inancımdan öyle gelişti. ilhan bunu dediğinde daha manifestoyu yazmamıştım. manifestodan beri etrafıma bakıyorum. etrafa bakmak karşılaştırmayı getiriyor haliyle. karşılaştırmada kendime, sanki ölmüşüm de şiirime öldükten sonraki bir zamandan geriye doğru bakıyormuşum gibi bakmayı deniyorum. selam ahmet, bak burada biraz daha ileri gidebilirdin, engel yoktu. david bowie'nin kuralı bu: "gidebildiğin yerin biraz daha önüne gitmeye çalış."

» yazmaya ihtiyacı olmayan insanın yazması bir 21. yüzyıl masalıdır.

» niye yazıyorum? türk şiirine katkı için yazmıyorum, bu kesin. niye yazdığımı ancak kendimi çok güçlü hissettiğim zamanlarda anlayabiliyorum. "hayat korkusu" yüzünden yazıyorum. var o korku bende.

» kendinde beğenmediği şeyi, kendine itiraf edemediği için, sanki sende bulmuş gibi taşlamayı seven insanlar olur. karmaşık bir psikoloji. aç göğsünü taşa, olmaz bir şey... olayı daha da karmaşıklaştıran, psikolojide kullanıldığı anlamda "karmaşa" haline getiren ise, kendini "arınmış" sayan bu insanlarda müstebit çoğunluğun iğrenç nefesini duyuyor olmandır.

» kendimden büyük bir şeyin içinde erime umudumu yok ettiler. bunu unutmam. içimdeki boşluğu, benden başkalarıyla yakinen paylaştığım bir "burası"yla doldurma imkânını yok ettiler. "bu bizim kalabalığımız" diye inandığım bir kalabalığı yok ettiler.

insanların arasındaki teyelleri söküp aldılar, herkesi öyle dikişsiz haliyle ortalıkta bırakıverdiler. bunu da unutmam. yalnızca kıyıcı özelliklerini kullana kullana halk fikrini halkın elinden aldılar. bunu unutmam. herkesi halkından ettiler, bunu unutmam. bu kaybettiklerim artık geri gelmez, bu kesin. bunu da unutmam. affetmem de.

» tabiatın ortasındaysan, orada "yurtdışı" "yurtiçi" olmaz, çok etkileyici bir tabiat daima "dünya"dır. ümit burnu'nda kollarımı açıp aşağıdaki dalgalara bakarken hissettiğim, "dünya"ydı. içi dışı yoktur, temeldir dünya. ben sanırım coğrafyacıyım, o yüzden kendimi "memleketçi" olarak görüyorum, "yer"ci. yere bağlanmayı severim, memleketin etkisini özlerim, memleketim yuvamdır. dünyada bana ait olan yer. içinde yürürsün, içinde yürünen bir kavramdır. eklemlerimi kullanarak hareket eder, memleketimin bir yerinden kalkar bir yerine giderim. izmir memleketimdir, içinde her gün yürüyorum. izmir'den çıkarım siirt'e giderim. siirt de memleketimdir, eğer gidersem ama, gitmezsem siirt'e "memleketim" diyemem, gitmediğim bir siirt "memleketimiz"in sınırlarına girer. "memleketimiz" kavram olarak "vatan" kavramına yakındır benim için. ben vatanı gözüm açıkken ( bakarken, dokunurken ) seviyorum, o da "memleket" oluyor işte.

» ömer'in [ şişman ] şiirinde bana aşina gelen şey, onun da şiirde yapılar peşinde koşmasıdır. biçim değil, yapı. boş bir sahaya giriyorsun, o boş sahada "kendine yeterli" bir yapı kuruyorsun. dramatik iyileşmeler'i ya da dikenli zıplak'ı okurken kimse, şiirle irtibat kurabilmek için, kendine şiirin dışından bir bilgi aramaz, buna ihtiyaç duymaz.

şiirin kendisi + okuru, bu kadar basit. o basitlikte, ömer okura zihinsel sıçramalar yaptırır, başka bir bilgi kaynağına danışmadan o sıçramayı çocuksu bir mantıkçının ( şairin ) kucağında yaparsınız. ömer'le, duygu hallerimizi yıllardır çok yakından paylaşıyoruz, ben de o da birbirimizde bir şiir parçasının nasıl ortaya çıktığını yakından görebiliyoruz. o gözlemlerime dayanarak "çocuk ruhlu mantıkçı" diyebilirim ömer için ya da "çocuk mantıkçı". şiirinin çok mantıklı bir çocukçalığı vardır.

» "ikili tekrar"ı yazarken doğaya bir dönüş yaşamıştım, etrafıma soğurur gibi bakıyordum. gördüğüm her şey bana yuvaya dönüyormuşum duygusu veriyordu. çocukluğumdan hatırladığım en sihirli şeylerden biri de toprağın hemen üstündeki kısa otların altında gizlenen mikro evrendi. ama hay allah... şimdi otların arasına baktığım zaman o eski heyecanı bulamıyor, oradaki evrenin sihrini ruhumda tekrardan canlandıramıyordum.

"kaybettim doğayı" diye düşünüyor, üzülüyordum. sonra bir gün akıl ettim, çocukken toprağa bu kadar yukarıdan bakmıyordum ki... dizlerimin üstüne çökerek, başımı otlara yaklaştırarak baktım. elbette... işte... oradaydı. otların arasında biz insanların ağaçların altında dolaştığımız gibi dolaşan karıncalar böcekler, ağaç gölgesi yerine otların gölgeleri, küçük yokuşlar, düz araziler, pütürlü araziler, çer çöp, bir mikro dünya. evrenin katmanları fikrini çocukken ilk böyle almıştım herhalde. büyüyünce "manzara" fikri daha egemen oldu, manzara daha düşünceye dayalı bir katman. doğanın bizden başka yaratıklara nasıl yuva olduğunu, şehrin ortasında, bizim arka bahçede böyle yakalamıştım. doğanın biz insanlara nasıl yuva olduğunu da arap deresi'nde anneannemin zeytinliklerindeki taş evin önünde, bir incir ağacıyla bir sarmaşığın birlikte tıpkı bir kabuk gibi örtüp, içine eğilerek girilen bir mekân yarattığını görünce anlamış olmalıyım. çünkü bununla ilgili hâlâ aynıyla hatırladığım bir anım var: ailenin kadınları yumurtalı ot yapmışlardı, o "oda"da yemeğimizi yedik, sonra biz çocuklar kilimlerin üstünde uyuduk, kadınlar uzun bir öğleden sonra orada çay içip çene çaldılar.
mimarlık okulunu bitirmiş biri olarak bana "mekân"ı tanımla deseler, başka hangi tanımı verebilirim: bir ağacın altında bir insan varsa orası bir "mekân"dır. ne zaman tanımlı bir ağaç altına girsem o günkü sihir duygusunu tekrar yaşıyorum. bunları niye hatırladım? "arzunun botaniği" kitabının yazarı michael pollen'ın "second nature" kitabını okuyorum, "bir bahçıvanın eğitimi" ( 1991 ). pollen, 4 yaşındayken, evlerinin bahçesinde, büyük bir leylak ağacı ile çalının, yan komşunun duvarıyla birleşirken, altta ebeveynlerinden gizlenebileceği bir "yeşil oda" yaratmasının, o odada geçirdiği zamanın tabiatla ilişkisinde nasıl bir uyanış evresi olduğunu anlatıyor. pollen, o yeşil odada hayatında ilk defa bir şey "yetiştiriyor", bir karpuz. pollen, doğa ile kültürü birbirine zıt gören "thoreau"cul bir bakışımız olduğunu söylüyor. ( vahşi bir bataklığı ekili bir araziye her zaman tercih ettiğini söyleyen ) thoreau inzivaya çekildiği yerde toprağa fasulye dikiyor, bunda amacının toprağın "fasulye konuşması" ( "speak beans" ) olduğunu söylüyor. yabanın fasulye olarak dile gelmesi... burada "kültür" her zaman küçümsenen taraf oluyor. m. pollen, karpuz deneyiminde, babasının bahçe ile ilişkisini gözlerken, dedesinin bahçe deneyimine yakın şahitlik ederken öğrendiklerini uzun uzun anlattıktan sonra ( mealen ) "çocukluk, birçok şey olarak tanımlanabilir, ama bence önemli bir tanımı da doğadan çıkıp kültüre giden çeşitli öncü yolları öğrenme sürecidir" diyor. sonra bahçenin bu yollarla dolu bir yer olduğunu söylüyor. bence "bu karpuzu anneme göstermeliyim" diye o an duyduğumuz içten gelen heyecan, "kültür"ün kaçınılmazlığını gösteriyor.